|
ZOR YILLAR
Yıl 1938.
Galatasaray Lisesinin onbirinci sınıfında Fen veya
Edebiyat kolları seçimi kapımızda. Ancak 1938 yıhnda
Büyük Ata’nın hastalığı Türk milletinin en çok konuşulan
konusu olmuştu. Hükümet tarafından verilen Atatürk’ün
sağlık bültenleri gazetelerde çıkınca işin vahameti
anlaşılmıştı. 10 Kasım gününü
bugünmüş gibi hatırlıyorum. Fransız edebiyatı hocası
öğle vakti yemeğe giderken kapıya giden yolda bana
bayrağın yarıya indiğini gösterince dona kalmıştım,
ortalığı bir sessizlik kaplamıştı. Herkes en yakınını
kaybetmiş olmanın üzüntüsü içindeydi. Evleri
bir matem havası sarmıştı. Haberi takip eden günlerde
Galatasaray Lisesindeki fransız hocalar bizler kadar
teessür içinde görünüyorlardı. Dolmabahçe’ye koşuşan
halk, o muhteşem cenaze merasimi, o ağlaşan milletin
teessürü bilmem hiçbir Devlet adamına nasip olmuşmudur? O yıllar geçti fakat hatırası benim gibi
o zamanları yaşayan kimselerin hafızasından silinmedi.
Galatasaray’ın
onbirinci sınıfında hayatta seçeceğimiz yol hepimizin
sorunuydu. Ailevi durumumuz gittikçe kötüye gitmişti.
Ağabeyim bana edebiyat zevkini aşılamıştı. Müziğe
düşkünlüğüm nispeten eskiydi. Galatasaray Lisesinde
daha 1935 yılında akşam keman kursuna yazılmıştım.
Annemin zengin bir ahbabı keman derslerine devam etmek
istemeyen Oğlunun kemanını bana hediye etmişti. Ben
de bu fırsatı kullanarak o zaman tanınmış rahmetli Seyfettin ve Sezai
Asal kardeşlerin, Galatasaray Lisesinde verdikleri
enstruman kurslarında öğrenciydim. Müteveffa Seyfettin
Asal iyi bir müzisyendi. Ancak bu derslerde öğrencilerle
ayrı ayrı meşgul olacak vakti yoktu. İlk sene ortaokulda
keman çalmak biraz zoraki olmuyor değildi, Benim gibi
doğuştan kabiliyeti olmayan kişilerde ilk sene yaydan
çıkan gıcırtılar sade dinleyenleri değil, çalanları
da rahatsız eder. Önceleri bırakmayı izzetinefsime
yakıştıramadığım
için keman derslerine devam ettim.
Keman
zor ve nankör bir enstrüman. İnsan bir gün çalmasa
farkını anlar. Ancak keman ilerde benim yakın bir
yoldaşım olmaya namzetti.
O zamanlarda
önemli olan konu meslek seçimiydi. Bu seçimlerde insanın
hayatında tesadüflerin ne derece rol oynayabildiğine
hayret etmemek mümkün değil. Babam iki yıl evvel,
yani 1936 yılında, sigortacılık mesleğiyle hiç ilgisi
olmayan bir sabun atölyesinin satışa çıkarıldığını
gazetede okuduğu bir ilanda öğrenmişti. Bir Avusturyalı’ya
ait olan bu atölyeyi
tasarruflarıyla ucuza satın almıştı. O zaman da üretimini
Avusturyalı’dan öğrendiği sabunların kalitesini daha
da iyiye götürmek için olacak, sabunculuk hakkında
bir sürü kitabı eve getirmişti. O koca kitapları okumaya
çalışırken kimyevi reaksiyonlara ait formülleri okumakta güçlük çekiyordu. Kimya formülleri
onun anlayabileceği şeyler değildi. Ona yardım ederken
okuduklarım ve atölyeye gittiğimde gördüğüm sabun
imalatı beni Kimya alanına itmişti. Farkında olmadan
her geçen gün kimyaya yakınlığım artıyordu. Aslında beni esas çeken yol sanattı, zira ona düşkünlüğüm
fazlaydı. Ne yazık ki babamın hüsranla sona eren fabrikatörlüğü
ve nispeten genç bir yaşta işsiz kalmış olması bana
da işsiz ve beş parasız kalma korkusunu aşılamıştı.
Bu yüzden de Lisenin Fen koluna girmeye karar
verdim.
|