|
YÖNETİM
VE EĞİTİM
Kalkınmakta
olan ülkemizin çok önemli problemleri arasında şüphesiz
eğitim ağırlıklı bir yer tutar. Bu hususu bizlere
Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk aşılamıştır. Ülkelerin
kalkınma hamlelerinin milletçe benimsenmesi yurt sathında
sürdürülecek bir genel eğitimle kabildir. Ancak bu
eğitimi sürdürecek öğretmenlerin, hedefleri iyice
benimsemiş olmaları da
kaçınılmaz bir şarttır. Atatürk, reformlarının hocalığını
sanki kendi yüklenmiştir. O yeni harfleri karatahtanın
önünde öğretimi, şapka inkilabını anlatması, okul
ve ,üniversitelere sık sık ziyaretleri ona yurt çapında
bir başöğretmen imajını yaratmıştır. Bizlerin bu çok
değerli mirasın yayılmasında bazı hatalarımız, bazı
ihmallerimiz olmuştur.
Japonlar
ta Meiji’lerden beri olan batılılaşma kararlarını
hiçbir sapma ve tartışma yapmadan sürdürmüşlerdir.
Keza hiçbir doğmaya yer vermemişler, geleneklerinden
taviz vermeden modernizasyon hareketlerinde kültür
ve gelenek kavramlarını karıştırmadan bu istihaleleri
sürdürmek suretiyle bugünkü seviyeye gelmişlerdir.
Japonya’ya gidildiğinde iki husus çok belirgin bir
şekilde karşınıza çıkar. Eski geleneklerin ve kültürün
muhafazası ve fakat bunun yanında modernizmi hazmetmiş
sanat ve endüstri alanlarında çağdaş bir ülke. Biz
ise Atatürk’ten sonra ve özellikle 1950’den sonra
bu konuların devamlı tartışmasını yapan ve bu arada
eskinin uğrunda sürekli tavizler veren bir tutumda olduk. Bununla beraber çağdaş kültür dediğimiz
alanda yetişen genç bir neslin değerini takdir etmemek
elde değil.
Ülkemizde
her alanda eğitim problemine son derece önem vermemizde
fayda vardır. Benim görüşüme göre bu eğitim sade okul
ve üniversite eğitimi anlamında alınmamalıdır. Eğitim
yurt çapında anlaşılmalıdır, bu yönden de toplu insan
çalıştıran müesseselerimizde sürekli bir eğitim sürdürülmelidir.
Bugün eğitim deyince bu işi beceri kursları veya bilgisayar
yaygınlaşması şeklinde çok basite irca etme meyli mevcuttur. Bir ülkenin rakamla büyümesi
herşeyi ifade etmez. Ekonomik büyümenin yanında “gelişme”
kavramına da hakettiği yeri vermek lazımdır. Ekonomik
hayatta fertlenin çağdaş eğitimle yetişmiş olmalarında
ülke için sonsuz faydalar vardır. Eğitim düzeyi yüksek olan ülkelerde sanayi yüksek seviyelere
ulaşmakta, bilim ve sanayi birbirlerine yakın olmaktadırlar.
O ülkelerde ticaret rejimi trafik düzeni gibi daha
disiplinli bir görünümdedir. Disiplin sade kanunlarla
düzenlenemez. Disiplinin lüzumuna inanmış toplumlarda demokrasi istenen sağlıklı düzeye
erişebiliyor. Müessesemizin kuruluşundan beri eğitime
büyük değer vermişizdir. Bu eğitim her kademeye göre
değişik türde olmuştur. İşçilerin okuma yazma kursları,
işletmedeki yöneticilerin işçiler için yaptıkları işbaşı eğitimi yanında genel sosyal konulara
ait fabrikadaki eğitim bunların birer örneğini teşkil
eder. Bu eğitimde, Düsseldorf’ta Henkel’e gönderilen
kadroların dönüşte işçilere, orada gördükleri çalışma
düzenine ve yaşam şartlarına ait konuşmalar da yer almıştır. Bu eğitim müddetlerinin uzun
olmamasına azami dikkat gösterilirdi. Bunun haricinde
kendim de işçilere, işçi-işveren münasebetlerine ait
bilgiler, sanayinin ülke ekonomisine etkileri, “patron”
kavramına ait düşünceler, sanayicinin sorunları hakkında epey konuşmalarım olmuştur. Ayrıca
yönetim kademesi için yıl boyunca firmada ve dışarıda
konferanslar, firma içi yıl içinde ve yılbaşı, geçmiş
seneyi değerlendirmek ve gelecek seneyi planlarıyla
tartışmak üzere yapılan toplantılar bu eğitimin programına dahildi. Burada rastladığım zorluk
yöneticilerimizin bu eğitime inançlarının istediğim
düzeyde olmayışıydı. Bu yüzden, fabrikada işçilere
eğitimin sürekliliğini sağlamakta güçlük çektim. Peşini
bıraktım mı kimse bunu üstlenmiyordu. Herkes günlük işle meşgul olmayı tercih ediyor, herhalde bazı
kimseler bu gayretlerimi lüzumsuz görüyorlar fakat
bunu ifadeden çekiniyorlardı. Oysa müessesemiz hala
da sanayiye örnek olabilecek sosyal yaşamının huzurunu
bu eğitime borçludur. Zira özellikle işçiler
kendileriyle ilgilenildiği nispette müessese yönetimine
itimat etmişlerdir. Bu suretle de ileriki yıllarda
sendikaların fabrikaya sokmak istedikleri ideolojik
akımlar, işçi sendikasının “Disk” konfederasyonuna
bağlı olmasına rağmen etkisiz kalmıştır.
Yönetim
herşeyden evvel firma içi kültür seviyesinin yükselmesine
yönelik olmalıdır. Bu itibarla da insana yönelik olmalıdır.
Bu yönden eğitimde beceri kurslarının önemine, bilgisayarların
çoğalmasının önemine inanmakla beraber sadece bu hususlanın
yarının cemiyetini hazırlamakta yeterli araçları olamayacağı
kanısındayım. Esasen eğitim konusu bugün çok kompleks
bir konudur. Sanayi ülkelerine bir göz attığımızda
bu hususta ne kadar çaba sarfedilmekte olduğunu görüyoruz.
Eğitimin diğer alanlar daki gelişmeleri
takip etmiş olduğunu iddia etmek zordur. Oysa eğitimde
çağdaş düşüncelerin hakim olması şarttır. Konu o derece
çapraşık ki burada sade eğitimcilerin fikirleri değil,
sanayicilerin, yüksek kademe yöneticilerinin, sendikaların
da görüşlerinin toplanmasında fayda vardır. Bu tür çalışmalar sade Avrupa’da değil
Japonya’da da yapılmaktadır. Anagayelerden biri eğitimde
yaratıcılığın teşvikidir.
Çağımız
eskimiş görüşlere müsait değildir. Bu itibarla eski
görüşlerinden çıkamıyan yönetici tipine adeta yer
vermemektedir. Dünyada aile şirketlerinin sayısı da
bütün çabalara rağmen göz göre göre azalmaktadır.
Sadece Federal Almanya’ya bakarsak büyük sanayi müessese
sahipleri parmakla sayılacak kadar azdır. Fransa’da
daha fazla sayıda olmakla beraber genel trend anonim
şirketlere doğru yönelmektedir. Sanayi büyüdükçe finansman
hisse senedi yoluyla sağlanmaktadır. Bu durumda profesyonel
yönetici problemi güncelleşmiştir. İşte bunların teknokrat
olmamaları, aksine yaratıcı güce sahip olmaları ve
yönettikleri şirketleri geliştirmeleri
önemli bir sorun haline gelmiştir. Ülkemiz de bu sorunla
karşı karşıya kalacaktır. Bu yönden de yurtta yaratıcılığın
şartlarının oluşmasında en müsait eğitim düzeyinin
saptanmasında fayda vardır. Sanayi ülkelerinde olduğu
gibi güncel ve çağa en
uygun eğitim konusu da tartışma konusu olacaktır.
|