|
İNNOVASYON’A
YÖNELİK YÖNETİM
Araştırma-geliştirme,
çağımızın bence en önemli kavramlarından biri niteliğindedir.
Aslında insanoğlu yaradılışından beri arayışların
içindedir. Dünyada nüfusun artmasıyla kimya sanayiinin
araştırmaları sayesinde nice keşiflerin meydana geldiğini
daha evvel izah etmiş bu suretle de birçok sorunların
üstesinden gelindiğini anlatmaya çalışmıştım. Burada
araştırma ve innovasyon arasındaki bir farkı dile getirmekte fayda vardır. Araştırmalar
çok uzun çalışmaları gerektiren ve bir hedefe yönelik
olan arayışlardır. Bunların neticesinde genellikle
yeni buluşlar ortaya çıkar. Şüphesiz buluşlar da birer
innovasyondur. Peter Drucker bu kavramları “Innovation and Entrepreneurship” adlı son eserinde
çok iyi izah eder. Drucker’e göre araştırmaların neticesi
yenilik, innovasyon olmakla beraber aksine innovasyonlar
muhakkak temel araştırmaların mahsulü değildir. Zira
gene Drucker’e göre bu tür yenilikler hiç beklenmedik zamanlarda günlük işlerimizi yürütürken
ortaya çıkabilir hatta başarısız bir girişimi başarılı
bir hale çevirmek için uğraşı verirken ortaya çıkabilir.
İnnovasyonlar bir ihtiyaçtan doğar. Bunlar ille yeni
bir buluş değildir, mevcutları tamamlayıcı nitelikte de olabilirler. Temel araştırmalar
zaman ve paraya muhtaçken, innovasyonlar büyük paralara
ihtiyaç göstermeyebilirler. Ancak bugün sanayinin
esaslı bir unsurunu teşkil ederler. Sanayi bugün innovasyonlara
muhtaçtır desek bu, bir abartma değildir. Benim çok defa vermiş olduğum bir örnek
vardır. Hatırlarsınız, elektrikli traş makinesi çıkınca
çoğumuz üzerine atıldık. O zaman. “gilette” markası
her traş bıçağına verilen addı. Bizler hep jilet bıçaklarının
ortadan kalkacağını düşündük. Ancak özellikle Gillette müessesesi o zamandan beri bir
sürü innovasyonları meydana getirdi. Çeşitli ve herbiri
bir evvelkinin gelişmiş bir sistemi olan çok bıçaklı
traş makinelerini ortaya attı, sabun ve fırçanın ayrı
ayrı kullanılmasına lüzum göstermeyen
traş köpükleriyle elektrikli traş makinesinin rekabetine
karşı mücadelesini bugüne kadar başarı ile sürdürdü.
Görüldüğü gibi sanayide bu tür innovasyonlar sanayiyi
ayakta tutar ve böylece onun rekabet gücünü arttırır.
Artık innovasyon deyince sade araştırmaları,
uzun laboratuar çalışmalarını görmek yanlış bir görüştür.
Zira innovasyonlar sade ilim ve tekniğe mahsus değildir.
Bir sanayi müessesesinde çalışan, aktif olan her servis,
işinde yenilikler meydana getirebilir. Üretimde çalışan
işçiler de o işi bilinçle
yaparlarsa prosesde meydana getirecekleri çok ufak
değişikliklerin dahi verimin üzerinde büyük faydaları
olabilir. Keza satınalmada ve muhasebede çalışan yöneticiler
işlerindeki organizasyona, kayıtlara ait meydana getirecekleri
değişikliklerle işin etkinliğine
tesir edecek yenilikler bulabilirler. Ancak bunun
için işlerini otomat, robot gibi değil de düşünce
ve dirayetle yürütmeleri şarttır. Bu itibarla hem
bilgi hem de işe bağlılık kavramları burada büyük
bir rol oynar. Bu yönden sanayi müesseselerin eğitim düzeyi yanında yönetim tarzları firmanın innovasyon
potansiyelinde önemli birer faktördür.
Üretimde
robot gibi çalıştırılan bir işçi yaptığı işe ait bir
bilgiye sahip olmadığı vakit, ona kafa yormayacağını
doğal karşılamak lazımdır. O işçiye, ustabaşısı, işin
başında yaptığı işe ait açıklayıcı bilgiler verirse
onun işe ilgisi artacak ve zamanla işçide daha iyisini
yapma isteği doğacaktır. İşçiler bir fabrikanın önemli
yapı taşlarıdır. İnsan oldukları için onların da yükselme
ve öğrenme arzuları vardır.
Sonsuz zincirde çalışan işçilerin zamanla geçirdikleri
bunalımlar işletmede birçok değişikliklerin yapılmasına
neden olmuştur. Oysa Türk Henkel’de tespit ettiğim
bir husus yönetim tarzımızın doğruluğunu ispat ediyordu.
O da işçilerle meşgul olunduğunda onlara yapılan eğitimle işe bağlılıkları, işe olan sevgileri
artıyor ve işçinin sorduğu suallerle merakının arttırıldığı
bariz bir halde beliriyordu.
Bütün
bunlar bir sanayi müessesesinde, şirket yönetiminin,
şirkette çalışanların yenilik meydana getirmelerinin
üzerindeki etkisini gösterir. Herşeyden evvel innovasyon,
bir inanç meselesidir. Üst kademe yöneticisi buna
inanıyorsa, bunun lüzumuna kaniyse, yönettiği müessesede
bu tür konuların üzerine eğilecektir. Bireylerin işi
sevmeleri ve bireylerin birbirleriyle
bir koordinasyon içinde olmaları, dikkatle üzerinde
durulacak hususlardır. Kişilerin işi sevmeleri onlara
işi sevdirmek için sarfedileeek gayretlere bağlıdır.
Burada motivasyon faktörü fevkalade önemlidir. Bence
yönetimin en esaslı kavramı motivasyondur.
Ancak, etrafı motive etmek suni usullerle mümkün değildir.
Etrafı motive eden bir yönetici bunu kendi kişisel
karakterine borçludur. Yöneticinin insanların üzerine
eğilmesi için herşeyden evvel onları sevmesi lazımdır.
Onlarla danışmak istemesi onlara
itimat etmesi ve özellikle merkeziyetçi olmaması,
bu sayede de işi dağıtıp etrafına iş yapma inisyatifi
verebilmesi önemlidir. Hatayı kabullenmesi ve onu
karşılama tarzı son derece hassas bir konudur. Ülkemizde
insanlar fevkalade hassas ve onurludur. Bu
yüzden onları motivasyon içinde tutmak daha zordur.
Ancak onlara göstereceğimiz sevgi nispetinde onları
işe bağlayabileceğimize inanmışımdır. İnnovasyonu
teşvik etmek isteyen yönetimlerin müessese içinde
çok huzurlu bir hava estirmeleri şarttır. Bir müessesede servisler arasında bilgilerin zamanında akışı fevkalede
önemlidir. Örneğin geliştirmede çalışan kişilerden
pazarlama elemanlarının faydalanmak istemeleri doğaldır.
Bugün, geliştirme çalışmaları yapanların, laboratuara
kapanmaları düşünülemez. Bazı hallerde bunların pazarlamacılarla müşteriye gidip tatbikatları
yerinde görmelerinde fayda vardır. Bu husus dahi araştırma
geliştirme ve pazarlama servislerinin arasındaki bağların
ne denli sıkı olması gerektiğini gösterir.
Aynı şekilde,
yeni madde geliştirmekle uğraşı verenler kimya sanayi
müesseselerinde maliyet hesabı yönünden, satınalma
ve muhasebe servislerinden almaları gerekli önemli
bilgiler vardır. Bu yönden müessese içinde iletişimin
önemi meydana çıkmaktadır. Sanıldığı gibi müessesede
kompüterize olmak
herşeyi halletmez. Bilgisayarlar faydaları sayısız
araçlardır. Bu faydalardan bir tanesi de insanı çok
çapraşık işlerden kurtarıp onu salim kafayla düşünmeye
meydan vermesidir. Bu yönden yöneticiler yönettikleri
müessese veya kısımlarda insan münasebetlerini
geliştirmeye gayret etmeleri yaratıcılığın şirket
içinde gelişmesinde önem taşır.
Üst yönetim,
delegasyon ve motivasyon kavramlarını müessese içinde
en iyi şekilde, en üst seviyelere çıkarmasını başarırsa
insanların işe olan bağlılıkları da daha üst seviyelere
ulaşacaktır. Yöneticinin bencilliği, kendini beğenmişliği
maiyetini innovasyona elverişli şartlardan uzaklaştıracak
ve onu yalnızlığa korkaklığa, hatadan çekinmeye, yenilik
yapmanın aksine onu vehimlere sürükleyecektir. Oysa
iş sevgisi sorumluluk
vermek ve müessese içinde insan sevgisini aşılamak
müessesenin innovasyon potansiyelini yükseltici amillerdir.
Ancak aranan ortamın yaratılması hiç te sanıldığı
kadar kolay değildir. Maalesef birçok yöneticiler
bunun hiç farkında değillerdir. Bu yüzden
de üst yönetimin esas alanını, işin günlük akışında,
pazar sorunlarında, mali problemlerde, hükümetle olan
münasebetlerde vesair çeşitli konularda görurler.
Bu tür yöneticilerin şirket içindeki temasları sadece
birkaç yardımcılarında sınırlı kalır, personel işleriyse personel müdürlerine havale edilmiştir.
Oysa personel uzmanları ülkemizde toplu sözleşme uzmanlarıdır.
İş kanunu mevzuatını çok iyi bilirler ve işçiyi bir
vasıta olarak görürler. Türk Henkel’de personel politikasını
hiç kimseye teslim etmedim. Sade fabrika uzak olduğu için insan psikolojisine
vakıf kişiliği olan bir elemanı müdür tayin edince
bu işi ona delege ettim. O kişi de Dr. Can Paker’di.
Beş yıl
evvel Peters ve Watermann’ın “Mükemmeliyet arayışı”
adlı eseri satışa çıkınca kitap iş muhitlerinde büyük
bir ilgi uyandırdı. Ancak her kitap için olduğu gibi
bu esere de tenkitler yönetildi. Yazarların burada
ortaya çıkarmak istedikleri husus çağımızda sanayide
başarı sağlamış müesseselerin bu başarılarını neye
borçlu oldukları konusuydu. Bunun
için de kendilerinin Mc Kenzey gibi dünya çapın da
bir müşavir firmada uzun müddet çalışmış olmaları,
onları bu alanda söz sahibi kılıyordu. Nitekim ele
aldıkları konu çok ilginçti. Amerika’da başarı sağlayan
büyük müesseseler arasında müşterek bir nokta
var mıdır? Ne yazık ki Avrupalı firmalar, Avrupaya
has aşırı ketumiyetten dolayı, yazarların sorularına
cevap vermemişlerdir. Bu yüzden Amerikan ve Avrupalı
firmalarındaki görüş farkları ortaya çıkarılamamıştır.
Kitap,
başarılı firmalarda insana yakın bir yönetimin hakimiyetini,
bu tür bir yönetim hedefinin araştırma geliştirmeye
ve innovasyonlara yönelik olduğunu ortaya çıkarmaktadır.
Otuzaltı yıl çalıştığım Henkel gibi bir müessesede
insana yönelik yönetim, yöneticilerin kişiliğine bağlıydı.
Böhme Fettchemie’
de sıcak ilişkilere karşı Henkel’de daha mesafeli
bir yönetim tarzı vardı. Henkel, çok sonra firma çapında modern
yönetim metodlarına yöneldi.
Ancak
burada iki hususa işaret etmek lüzumunu hissediyorum.
Birincisi alman karakteri çok katı bir yapıdadır.
Kaidelere son derece bağlıdır. Modern Management görüşlerinin
yaymaya çalışıldığı zamanlar sanki yeni kanunlar getiriliyormuş
gibi bir eda vardı. Hatırlarım bu tür yeni yönetim
kurallarını görüşmek üzere Düsseldorf’a davet edilmiştim.
Davet edilen kişileri
nasıl seçmişlerdi bilemedim. Ancak toplantıda dışarıdaki
firmaların eski yöneticilerinin davet edilmiş olduğu
belliydi. Daha evvel bize yeni hazırlanmış yönetim
kurallarının birer şema şekline getirilmiş cetvelleri
postalanmıştı. Bunlar tetkikimize
sunuluyordu, bunların tartışması toplantıda yapılacaktı.
Açık konuşmak gerekirse bunlar bana biraz gülünç gelmişti.
Bütün yönetim problemlerini sıralayıp bunlara göre
yöneticinin ne yapması gerektiğini sıralamak ancak
katı alman karakterine uygun bir anlayıştı.
Onlar bu toplantıdan düşüncelerini bize açıklamak
ve alınacak kararları diğer Henkel şirketlerine yayarak
müşterek bir personel politikasını saptamak istiyorlardı.
Tabii toplantıda tenkitlerim hoşa gitmedi. Zira ben
çalışanlara tam bir çalışma özgürlüğünü
veren bir yönetimden yana olduğumu ve bunun bir katı
kaideler serisine bağlanamayacağı noktainazarını savunmuştum.
Onlar, her hususun merkezden görüş almakla halledilmesini
önerircesine bizleri bağlamak istiyorlardı.
Şunu da
ilave edeyim ki uluslararası büyük firmalarda aynı
havayı estirmek çok zordur. Bu yüzden büyük ünitelerin,
dairelerin başında bulunan yöneticilerin kişiliklerinin
önemi çok büyüktür. Bunların seçimi belki problemin
esasını teşkil eder. Zamanla Henkel’de yapılan personel
yönetimine ait
orijinal toplantıların çok müspet rolleri saptanmıştır.
Ancak büyük genel müdürlerin içinde bazılarının sırf
rakam büyütme peşinde olup bu gibi ikinci derece (!)
önemli gördükleri management problemlerini akıllarına
getirmeyen managerler de tanıdım.
İnsanlar bu tür müessesede yükselme hırsıyla çalışırlar,
rekabet büyüktür ve körüklenir de, ancak demotivasyona
uğradıkları zamanlara da şahit olmuşumdur.
Peters
ve Watermann’ın eseri bu hususlarda çok ilginçtir
ve yöneticilerce okunması çok faydalıdır. Şüphesiz
size management hakkında nutuklar verebilecek fakat
tatbikattaki tutumları taban tabana zıt olan pek çok
yabancı managere benim gibi sizin de rastladığınız
olmuştur. “Mükemmeliyet Arayışı” kitabında örnek verilmiş
firmaların içinde bir iki tanesi zor
durumlara düştü diye kitabın inanırlığının dile getirilmesi
hususu bence önem taşımaz. Meseleyi bir bütün olarak
görmek lazım. Önemli olan şey kitabın, yöneticileri,
bazı hakikatlerin üzerinde düşünmeye sevketmesidir.
|